Ara
  • Salim Nizam

KOMMAGENE’YE YOLCULUK [TÜRKÇE]

Güncelleme tarihi: 11 Kas 2020


Newyork’ta yağmur başladı. İnsanlar Central Park’ta sağanak halindeki yağmurun altında ıslanırken çoğu insanlar da çevredeki kafeteryaları tercih etmek zorunda kalmıştı. Mimar Richard telaşla bürosundan sokağa çıktı. Yağmuru nasıl olmuş da hiç hesaplayamamıştı. Şemsiyesini açmasıyla kapatması bir olmuş, ilk gördüğü taksiye binmişti. Saatine durmadan bakması taksicinin de dikkatinden kaçmamıştı; “Uçağa yetişeceksiniz sanırım, Kennedy Havaalanı mı? ”dedi. Mimar Richard başıyla onayladı. O kadar telaşlıydı ki, çantasına pasaportunu koyup koymadığının farkında bile değildi. Telaşla evrak çantasını karıştırdı, mimari planlar, seminer dosyaları, gidiş dönüş uçak bileti, flash bellek ve fotoğraf makinesi hepsi çantanın içindeydiler. Heyecanı giderek artıyordu, alnından sıra sıra yaşlar süzülüyordu. Bedeninin sıcacık olduğunu hissetti birden. Elini çantanın en altına uzatarak yokladı. Neyse ki, pasaportuna seminer dosyaları arasında ulaşmıştı. Rahatlamış bir şekilde başını koltuğa yaslarken, boynundan kravatını gevşetti. Kısa bir süre sonra korna sesleriyle irkildi ve başını kaldırdı. Şoför: “Kahretsin yol kapalı, diğer caddeye geçmek zorundayım.” Trafik sıkışmıştı, bir adım bile akmıyordu. Şoför ilk sokaktan sağa döndü, lüks mağazaların, mücevherci dükkânlarının arasından diğer caddeye geçtiler. Birden büyük bir kalabalığın arasında kaldıklarını fark ettiler. Yağmurun altındaki kalabalık insan seli, ellerindeki bayraklar ve pankartlarla ilerliyorlardı. Mimar Richard, Amerikan Bayrakları ile kırmızılı beyazlı, ay yıldızlı Türk Bayrakları’nı görünce ferahlamıştı. Manhattan’da her yıl yapılan Türk yürüyüşünü nasıl unuturdu? Madison Caddesi boyunca yapılan bu yürüyüşün kültürel bir etkinlik olduğunu biliyordu. Taksici diğer caddeye geçtiğinde araba hızlanmıştı. Mimar Richard büyük kalabalıklardan oldu olası nefret etmişti. Bugüne kadar seminer vermek için gittiği ülkelerin başkentlerinde buna benzer sayısız kalabalıklar görmüş, yürüyüşlerle, mitinglerle karşılaşmış ve birçok tehlike atlatmıştı. Hatta Londra’daki bombalı saldırıyı hiç unutamıyordu.

—Uçağa geç kalıyorum bayım, başka bir yoldan gidemez misin?

—Birkaç metre sonra ana caddeye ulaşacağız efendim, orda trafik akmaya başlar. Brooklyn Köprüsü’nden sonra rahatlarız.

—Çabuk olmalıyız, uçağımın kalkmasına çok az kaldı.

—Elimden geleni yapıyorum efendim.

Mimar Richard tarihi Brooklyn Köprüsü üzerinden Doğu Nehri’nin halkalar oluşturan sularına baktı. Çalan telefonundaki arayan kişiyi reddetti. Kısa bir süre sonra telefonunu sessize aldı, bu defa yanıp sönen telefonunda sekreterinin ismini gördü. Acelesi olduğu durumlarda kimseyle görüşmek istemezdi. Görüştüğündeyse sekreterine karşı çoğu zaman kaba ve kırıcı olurdu.

Kennedy Havaalanı’na geldiklerinde taksiciye verdiği banknotun üzerini almaya vakti olmadı. Taksici gülümsedi ve telaşla ardından bağırdı; “Şemsiyenizi unuttunuz bayım.” Mimar Richard geriye dönmedi, hızla dış hatlar terminaline yöneldi. Birden isminin anons edildiğini duydu. X ray cihazından nasıl geçtiğini bile anımsayamıyordu. Mimar Richard gelen giden uçaklar levhasına baktı. Olduğu yerde kalakaldı birden. Roma uçağı kalkmıştı. Gözleri giden uçaklar levhasında takılı kaldı ve düşünceliydi. Kendine geldiğinde görevlilere Roma’ya başka uçak olup olmadığını sordu. Ancak akşam saatlerinde olduğunu öğrendi. Artık seminere yetişmesi de imkânsızdı.”Uçaklar her zaman rötar yaparlar, şimdi yağmuru bile tınmadılar” diye düşündü. Aslında iyi de olmuştu? Ülke ülke, seminer seminer dolaşmak artık sıkıcı olmaya başlamıştı? Son zamanlarda hayatının iyice monotonlaştığının farkındaydı. Midesinin bulandığını hissetti, bulantı haplarını da bürosunda unutmuş olmalıydı. Kahvaltı da yapamamıştı. Sıcak bir kahve onu biraz kendine getirebilirdi. Dutyfree mağazalarına doğru yürüdü ve beğendiği birinin önünde durdu. Arka fondaki reklam panosundaki taştan insan, aslan ve kartal başları dikkatini çekmişti. Yüksek bir dağın üzerindeki heykelleri daha önce hiç görmemişti. Alttaki “Commagene Heykelleri-Türkiye” yazısını okuduğunda şaşırmıştı. Bütün bu mimarlık şaheserlerini nasıl olmuş da daha önce hiç görmemişti. Üst rafta Türkiye’yi tanıtan bir kitaba uzandı ve eline aldı. Kapak resmi oldukça ilgisini çekmişti. Tam bir mimarlık harikasıydı: “İshak Paşa Sarayı-Türkiye”. Sultan Ahmet Camii ve Ayasofya Camii gibi iki büyük mabedi aynı karede görmek onu oldukça meraklandırmıştı. Kitabı inceleyerek sandalyeye oturdu. Tarihi yerlerin altındaki yazılardaki gezginin ismi de ilgisini çekmişti; “Büyük Türk gezgini Evliya Çelebi”. Küçük bir fincanda getirilen Türk kahvesine doyamadı. Diğer sayfadaki Galata Kulesi’ni ve İstanbul camilerini uzun bir süre inceledi. Bu güne kadar neden İstanbul’daki seminerlere katılmadığını anımsamaya çalıştı.

Uçak İstanbul semaları üzerinde alçalmaya başladığında güneş doğmak üzereydi. Sabahın ilk huzmeleri camilerin minareleriyle raks ediyordu. İki kıtayı birleştiren boğazdaki köprülerin yanına bir de kendi imzasını atmak ne hoş olurdu. Gözünde yeni bir köprüyü ve yerini canlandırdı; ne San Francisco Köprüsü’ne benzemeliydi ne de Sydney Köprüsü’ne. Uçak aprona yanaşırken çantasını eline aldı. Bugünlerde çok dalgın ve unutkandı. Küçük bir kaçamak onu biraz kendine getirebilirdi. Uzun zamandır, seminerlere, konferanslara, iş toplantılarına katılmaktan tatil yapmayı unutmuştu. Evliya Çelebi gibi büyük bir gezginin izini takip etmenin onu kendine getirebileceğine inanıyordu. Kitapta, Evliya Çelebi’nin Erzurum’u anlatan mizahi anlatımında kedinin damdan dama atlarken donmasıyla ilgili anlatımına gülümsedi.

Topkapı Sarayı, Sultan Ahmet Camii, Ayasofya ve muhteşem Osmanlı mimarisine hayran kalmıştı. Mısır Çarşısı, bedestenler ve tarihi sahafları dolaşmak çok hoşuna gitmişti. Belki de tanınmıyor olmak onu keyiflendiriyordu. Gittiği ülkelerdeki diplomatik karşılamalar ve yemekler onu oldukça bunaltmıştı. Ünlü otellerde kalmak yerine daha sade otelleri seçmişti. Belki de cep telefonunu kapatmak bile mantıklı olurdu. Kimse İstanbul seyahatini bölmemeliydi.

Gün batımında Ortaköy’de köprünün altındaki kafeteryada oturmakta olan Mimar Richard boğazın kızıllaşan sularına baktı. İki yöne doğru gidip gelen yolcu gemileri, şilepler ve balıkçı tekneleri arasından gözleri sıyrılarak; bugün sahaftan aldığı ceylan derisiyle ciltlenmiş kitabı açtı. İstanbul’la ilgili tarihi bir kitaptı. İlk sayfada bir önsöz yer alıyordu. Fihriste ve kronolojiyle birlikte sayfa altındaki dipnotlarda çeşitli ebcet hesapları verilmişti. İlk üç sayfayı çevirdiğinde boğazın mavi sularında kadırgalar, yelkenliler ve büyük sallar ruhunu kara girdaplarından arındırdı. Kitabın sayfaları arasında unutulmuş olan kart postala dikkatle baktı. Zarfın üzerindeki damga pulunun üzerinde lale resmi ve Osmanlıca yazılar vardı. Resimdeki tarihi Galata Kulesi’ni hemen tanımıştı. Cenevizlilerden kaldığını öğrenmişti. Birden kartın altındaki Fransızca yazı gözüne ilişti. “Constantinople–1920”


GALATA


Konstantinopolis’in Anadolu yakasında kızgın güneşin altında karınca ordusunu andıran insan seli vardı. Güneşten korunmak için zeytinyağı sürünmüş köleler taş ocaklarından getirilen kayaları ellerindeki kesici aletlerle şekillendirmekteydiler.

İnşa halindeki yüksek Galata Kulesi’nden boğazın puslu karşı sahillerini gözlerini kısarak seyretmekte olan Mimar Medos düşünceliydi. Uzun zamandır üzerinde çalıştığı projede mutlaka bir eksiklik buluyor, sinirleniyor ve kölelere bağırıyordu: “Yirmi dördüncü kule bir ölçü yükseltilsin”

Sırtlarından kırbaçlanan köleler büyük kayaları odun kalaslarının üzerinden güçlükle kaydırarak yuvarlıyorlardı. Surların dibinde kurulan tezgâhlarda yontulan ve şekillendirilen taşlar savunma surlarına işleniyordu. Boğaza hâkim bir tepede kurulan kulelerin önünden tek bir kadırganın dahi habersiz geçmesi imkânsız gibiydi. Kentte bir yangın çıksa, borazanlar çalmaya başlıyor ve yangın söndürücü köleler olaya koşuyorlardı. Ufukta esrarengiz bir kadırga görünse borazanlar uzun süre çalıyordu. Savaşlarda ele geçirilen ve tersanelerde çalıştırılan esirler Galata Kulesi’nin tamamlanması için getirilmişti. Mimar Medos, borazancıbaşının Karaköy sırtlarından dörtnala gelen ulağı haber vermesiyle ufuktan gözlerini çevirdi. Beyazlamaya başlamış kırçıllı sakallarını sıvazladı. Ceneviz kentinde, başında beyaz sarığı bulunan ulak soluk soluğaydı. Kaftanının sağ cebinden çıkardığı rulo halindeki padişah fermanını uzattı. Mimar Medos okuması için başıyla ona işaret etti. Ulak fermanı okurken çevirmenler anında Ceneviz diline çeviriyorlardı. Osmanoğullarından II. Murat Cenevizlilerin sıkıntılarını anlıyor, yirmi dört kulenin ve surların tamamlanması için destek sözü veriyordu. Bu yardımın karşılığı daha sonraki görüşmelerde istenecekti. Mimar Medos’un Ceneviz kralıyla yaptığı olumlu görüşmeden sonra, II. Murat’ın teklifi çoktan kabul edilmişti.

Galata Kulesi göğe doğru yükseldikçe kule Bizans surlarından da görünmeye başladı. Konstantinopolis’in Anadolu sahilleri yeni bir siluete kavuşuyordu. Bu küçük kentin kuleleri ve savunma surları Bizans İmparatorluğu için tehditkâr görünmüyordu. Bizanslılar Cenevizlerin sömürge kentinden yükselen bu kuleye “Büyük Burç” adını verdiler. Cenevizlilerin “İsa Kulesi” olarak adlandırdıkları dev boyutlardaki kulenin taşlarının aynı boyda olması için aritmetik ve geometrik hesapları iyi bilen köleler seçilmişti. Osmanoğulları’yla olan ilişkiler ve yapılan yardımlar kralı oldukça memnun ediyordu. Hatta Cenevizliler kulelerden birinin adına “II. Murat” adını vermişlerdi.

Mimar Medos, en uzak kuleye çıkarak altmış insan boyu yükseklikte tasarladığı Galata Kulesi’ne baktı. Hayalinde Kule'nin üst kısmını bir kez daha biçimlendirdi: Kemerli büyük pencerelerden oluşan gözetleme katı, üstünde çepeçevre bir balkon, küçük kemerli penceresi olan çıkma kat ve sivri, konik külahlı bir çatı. Konstantinopolis’i, Asya sahillerini, Altınboynuz’daki tersaneleri ve Boğaziçi’ndeki mermer ve ahşap limanları en güzel seyretme yeri olarak düşündü. Az sonra aklından geçenler Frenk diyarlarından ve adalardan getirilen şaraplar ve gülyağı kokulu kadınlardı.

***

Mimar Richard, garsonun seslenmesiyle başını kitaptan kaldırdı. Bir isteği olup olmadığını soruyordu. Türk kahvesi istemişti ondan. Kitaba kendini o kadar kaptırmıştı ki, yan masaların dolduğunun farkında bile değildi. Kısa saçlı şık bir bayanın meraklı bakışlarını üzerinde hissetti. Aslında yüzü fazla aşinaydı. Hatırlamıştı, Newyork Havaalanı’nda duty free mağazasında görmüştü onu. Dünya ne kadar küçüktü. Mimar Richard bir sayfa daha çevirdiğinde güzel bir hikâyeye daldı.


KOMMAGENE

Kral Antiochos, sarayının bahçesinden karşıdaki kalenin surlarına ve gökyüzüne doğru baktı. Bu gece samanyolu ve milyarlarca yıldız yere inecek kadar yakındılar. Yıldızlara ve uzak gezegenlere olan merakı giderek artıyordu. Son güneş tutulmasını da taşlara nakşettirmeliydi. Gece serindi ve üzerindeki keten tunikle üşüdüğünü hissetti birden. Kameriyenin altındaki aslan ve kartal başlıklarını simgeleyen mozaiklerin üzerinden deri sandaletleriyle yürüyerek geçti. Tam içeriye girerken vezirinden, mimarların, heykeltıraşların ve taş ustalarının bir saat sonra kabul salonuna alınmalarını emretti.

Havuz, Kâhta Çayı’ndan toprak künklerle getirilen şifalı sularla doldurulmuştu. Kral suya atılan defne, sarızambak ve nilüfer çiçekleri arasında yıkandı. Havuzdaki güzel kadınlar ellerinde zeytinyağı şişeleriyle Kral Antiochos’un güçlü kollarını, gergin karnını, çelik göğsünü ovdular ve gül kokulu sabunlarla dayanılmaz bedenini köpürterek keselediler. Kral Antiochos, görkemli sarayında bulunmaktan huzurluydu. Bedeni iyice gevşediğinde güzel kadınlara havuzdan çıkmalarını emretti. Özel olarak seçilen güzel kadınların bellerine kadar dökülen naif saçlarını ve narin bedenlerini inceledi. Kralları havuzdan çıkarken saray görevlileri ona havlu tuttular ve kuruladılar.

Kral Anthiochos, duvarları mor zambak ve lotus çiçekleriyle süslenmiş sarayının geniş salonunda ellerindeki kadehlerden şaraplarını yudumlayan ünlü mimarlara ve taş ustalarına baktı. Sarayda olmanın keyfiyle güzel bir sohbete başlamışlardı. Zümrüt ve yakut mozaiklerle süslenmiş zeminde, aslan heykellerinin arasında sohbet eden kişileri tanımıştı. Üzerindeki keten elbiselere ve ayaklarındaki deri sandaletlerle Zeugmalı Mimar Greg ile Samsatlı Mimar Tales’ti. Yüksek sesle konuşmalarına bakılırsa tartışıyor gibiydiler.

Toplantı başladığında gül ağacından yapılma koltuklarda herkes kralın çevresinde hilal gibi oturmuştu. Kral önce mimarların projelerine ve çizimlerine baktı. Ahşaptan, toprak briketlerden, kesme taşlardan yapılacak projelerle karşılaştı. Dönemin mimarisi bu olmamalıydı. İçlerinde hayalindeki projeye benzer hiç bir çizim yoktu. Kral Anthiochos uzak diyarlardan bile görülebilecek devasa heykeller istiyordu. Dönemin mimarlarından bu büyük yapılar için gerekli malzemeleri, kaç mimar, heykeltıraş, ustabaşı, matematikçi, köle çalıştırılacağı ve ne zaman tamamlanacağı hakkında bilgi aldı. Kral Anthiochos’u hiçbir fikir tatmin etmiyordu.

Görevliler yağ kandillerini yakarken toplantı hala sürmekteydi. Bu kez mimarlar akşam yemeği için yemek salonuna alınmış kestane ağacından yapılma, üzeri mavikantaron çiçekleriyle süslenmiş büyük masanın çevresinde toplanmışlardı. Yemekte kızarmış geyik eti, haşlanmış patates püresi, deniz levreği, salata ve ballı süt tatlıları vardı. Kızarmış geyik etinden tadan ve salataya uzanan Kral Antiochos, konuştu.

—Babam I. Mithradates, Kommagene'nin en önemli kralıydı. Onu bu kadar önemli kılan şey; büyük projeleri ve hedefleriydi. Ancak babamın bu büyük projeleri gerçekleştirmeye ömrü yetmedi. Amacım; babam I. Mithradates soyu Perslerin Zerdüştlük dini ile annem Laodike’nin soyu Grek çok tanrılı dinlerini birleştirmektir. Böylece bir dünya dini yaratacağız, bu dağı onun merkezi yapacağız ve bu dinin buradan tüm dünyaya yayılmasını sağlayacağız. Tanrı heykellerinin yüzü hem doğuya hem batıya dönük olarak yapılacaktır ve arkalarına vasiyetim yazılacaktır. Bu vasiyette yerime geçecek kralları tapınağı güzelleştirmeleri için görevlendireceğim, iyi niyetle ibadete gelenleri öveceğim ve kötü niyetle gelenleri lanetleyeceğim. Bu dağ savaşlardan çok uzak olacak, burada tanrılarımızı hiçbir güç rahatsız edemeyecek ve ancak rüzgârların uğultusu duyulacaktır.

Zeugmalı mimar Greg konuştu:

—Yüce kralım, Ulaşılmaz yükseklikteki bu dağın zirvesine mezarınızın yapılması ve taş heykellerin yontulmasında hiçbir mimari sorunum yok. Ancak…

—Ancak ne?

—Yüce majesteleri, projenize göre bu kadar yükseğe yapacağımız tanrı heykelleri sert iklim koşullarına dayanamazlar. Siz de biliyorsunuz ki; yaz mevsimi dışında bu yüksek dağ her zaman kar ve buzla kaplıdır. Taştan yapacağımız tanrı heykelleri şiddetli dondan zarar görebilirler.

—Zarar görebilirler de, ne demek? Size on beş gün süre veriyorum. On beş gün boyunca sarayımda en güzel şekilde ağırlanacak, en leziz yemeklerden yiyecek, kimsenin giremediği özel hamamlarda ve fıskiyeli havuzlarda yıkanacak, çiçekli kameriyeler altında planlamalar yapacak ve kuş tüyü yataklarda güzel kadınlarla uyuyacaksınız. Kısaca krallığımın bütün hazineleri hizmetinizde olacak ve en büyük idealimi yerine getirme konusunda hiçbir masraftan kaçınmayacağım. Ancak sizden istediğim gerekirse dağın yamaçlarını yontacak, toprak yığınlar oluşturacak ve bu heykelleri bu dağa yerleştireceksiniz. Bu dağda yeryüzündeki gücümüzü aslan, gökteki yüzümüzü kartal başları sembolize edecektir.

Az sonra ihtişamlı yemek masasında ballı süt tatlılarına ara veren mimarlar şaşkın bir şekilde birbirine bakıştılar.

***

Kommagene mimarları, heykeltraşlar ve taş yontucularını yıllarca sürecek büyük bir görev bekliyordu. Önce, doğuda, batıda ve kuzeyde olmak üzere dağ teraslanacak ve bu teras yeterli genişlikte olacaktı. Sonra, tanrı heykelleri taş ustalarının elinde şekil bulacaklardı.

Mimarlar ve taş ustaları günlerce uykusuz kaldılar, yazın kavurucu sıcaklarından vücutlarına zeytinyağı sürerek, kışın soğuğundan yağlı hayvanlar yiyerek, bal ve sütle beslenerek korundular. Sert rüzgârlar işlerini yavaşlatsa da yılmadılar, kralları Anthiochos’un mezarını zirveye yapmanın gururunu yaşadılar. Tanrılarının heykelleri Anthiochos’un istediği gibi devasa büyüklükte yontulmuştu. Anthiochos kendi heykelini Zeus’un soluna, sevgili annesi Laodike’nin heykelini de sağına yerleştirdi. Artık yüksek zirvede doğunun ve batının tanrıları barış içinde dinlenecekler, rüzgârların sesini dinleyecekler ve güneşin doğuşuyla batışını sonsuza dek izleyecektiler.

***

Mimar Richard bir yüzü doğuya bir yüzü batıya dönük görkemli heykelleri incelerken güneş batmak üzereydi. Şaşkınlığından elindeki broşürü düşürdü, almak için yere eğildiğinde rüzgârın önünde sürüklenerek taş heykellerin arasından uzaklaştı. Yüksek dağın zirvesindeki tanrı heykelleri karanlığın içinde kalırken Kommagene Krallı Anthiochos’u minnetle andı.

Mimar Richard dar patikalardan yürüyerek aşağı yamaçta bekleyen otobüse bindi. Otobüs hareket ettiğinde çantasındaki tarihi kitabı çıkardı. İçerdeki loş ışığın altında İshak Paşa Sarayı siluetini inceledi. Newyork’un sahte gökdelenlerinden inip doğal şahikalarda tarihin sayfaları arasında yaşamak onu kendine getirmişti. Yarın sabah ilk işi Erzurum’a gitmek ve oradan da Doğubeyazıt’a geçmek olacaktı. Yarın akşam güneşin batışını masallar sarayında izlemek onu heyecanlandırıyordu. Loş ışığın altında elindeki kitapçıktaki küçük yazıları okumak için gözlüğünü ararken otobüs Adıyaman’daki otelinin önünde durmuştu. Şoför:

—Efendim, otobüste bir tek siz kaldınız otelinize geçmeyecek misiniz?

Mimar Richard kitaptan başını kaldırarak, şaşkınlıkla otobüsten inmesini bekleyen şoföre baktı ve tekrar kitaba dönerek en alttaki dipnotu okudu: “Kommagene Heykelleri’ne daha sonra buraya yerleşen Hıristiyanlar Eski Ahit’te adı geçen hükümdarları Nemrud’un adı vermişlerdir.”

SON



14 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör